KARAKÖY’LÜ KERİM BEY
MELİS DELİ HASAN
Sene 1984…
Ramazan ayının başlamasına bir hafta kala Selim Bey ve ahali namaz sonrası kahvehanede toplaşmışlar. Kahve kokusu sigara dumanı birbirine karışmışken köyün delikanlıları birden içeri girmişler. ‘‘Köye yeni bir aile gelmiş ağabeyler. Hem de şehirden. Aldığımız duyumlara göre beyefendi çok nev-i şahsına münhasırmış. Muhtarlıktan emekli olup bizim köye taşınmış. Bizim arkadaşlar eşyalarını taşımak için yardıma gitmişler de adam demediğini bırakmamış. Ona göre tanımadığı insanların yardım için bile olsa evine ayak basması haneye tecavüzmüş. Bizimle beraber temizliğe ve yemek ikramına gelen teyzelerinde ağızlarını bir paylamış ki sormayın. Hafize Teyze garibim ağlamaklı döndü eve.’’
‘‘Oğlum Cemal emin misin size öyle gelmiş olmasın? Belki adam yol yorgunudur. Hemen ortalığı velveleye vermemek lazım. Kimsenin yüreğinde ne taşıdığını bilemeyiz evladım. ’’
‘‘Hay Mustafa gardaşım hay. İnsanları çok hafife alıyorsun. Kimileri içlerinde öyle bir kin barındırırlar ki nereden oldukları fark etmez fakat bizden ne aldıkları çok fark eder.
Bu yaşlı halimle mübarek günlerde ağzımı bozduruyorlar ya her neyse. Siz gene de fazla yüz göz olmayın. İnsanlık edip yardım etmeye çalışmışınız kabul etmemiş. Oradan ötesi bizi değil onun vicdanını ilgilendirir. ’’
‘‘Hamdi gardaşım bir sakinleş hele bak tansiyonun çıkacak gene. Yine de yüz yüze bakacağımız insanlar hakkında kötü de olsa yorum yapmayalım. Komşu komşunun külüne muhtaçtır en nihayetinde. Ben muhtar olarak köy için daima elimden geleni yapıyorum biliyorsunuz. Nasıl olsa bu bey evrak işleri için muhtarlığa uğrayacaktır ben onu yumuşatırım suyuna giderim. Hem köyümüze yeni taşınmış insanlara kötü davranmak kimseye yakışmaz. İyi geçinin ki kötü günde yardım dilemeye yüzünüz olsun.’’
Sohbet aldı başını gitti. Aradan altı gün geçti ve ilk teravih namazı için köylü camide buluştu. Avluda toplanan beylerin yanına gelen yeni komşuyu daha uzaktan tanıdılar. Giyinişi, duruşu hiç buralara benzemiyordu. Fötr şapkası, son moda iskarpinleri ile adeta göz kamaştırıyordu.
Beylerin yanına geldi tok bir sesle;
‘‘Merhaba ben emekli muhtar Ertan. Bu köye geçen hafta taşındık. Muhtar kim? Evin telaşından evraklar için gelemedim bir türlü. Ben bu köye gelmezden evvel benden önce namım gelir zannetmiştim fakat öyle olmadı herhalde. Muhtar bey beni hiç karşılamadı. Şerefime bir sofra bile kurmadınız. Ne de olsa köylere böyle okumuş etmiş yüksek sosyeteden insan binde bir gelir. ’’
Hamdi Bey kendini tutamayıp; ‘‘Bak hele deyyusun dediklerine. Sen okudun ettin şehirden köyümüze geldin de kendini adam mı sandın? Adamlık namaz vakti cami avlusunda caka atmayla olmaz. Sana benden tavsiye eğer bu dille bu lisanla burada kalabileceğini düşünüyorsan yanılıyorsun. Şehirden köye gelen çok kişi gördüm de senin gibisini görmedim. Sanki senin oluşun, soyun tamamen şehirden mi? Büyüklerin şehre zembille mi inmişler? Bu hayatta her şeyi yap fakat tükürdüğünü yalayıp nereden geldiğini unutma. Çünkü nereden geldiğini bilmeyen nereye gideceğini de bilemez. ’’
Muhtar Mustafa araya girip Hamdi Bey’i sakinleştirmeseydi işler fena karışacaktı. Allah’tan imam tam vaktinde yetişti de son sözü söyledi; ‘‘Allah’ü Ekber. ’’
Teravih namazı kılındıktan sonra kahvehanede toplaştılar. Herkes bu yeni komşu ile fikrini açıkça beyan etti. Konu hallaç pamuğu gibi uzadıkça uzadı. Nihayet vakit geç oldu da evlerine dağıldılar. Yolda muhtar Selim Bey’e seslendi.
‘‘Selim biliyorsun söylememe gerek yok davul işi sende. Anahtarlar cami avlusunda şadırvanın girişindeki küçük dolapta. Depodan davulu ve kıyafetlerini alırsın. Yıllardır bu işi sen yapıyorsun davulu da kıyafetleri de al evine götür diyeceğim fakat biliyorsun devlet işleri. Davul da kıyafetler de muhtarlığa zimmetli. Kusur görme gardaşım ben de emir kuluyum. ’’
‘‘Biliyorum Mustafa Ağabey sen içini ferah tut. Ben bu vazifeyi yıllardır canı gönülden yapıyorum. Benim için hiçbir zorluğu yok. Netice de ibadet üzere insanları uyandırıyorum. Bu kimilerine göre çok basit bir iş olsa da bana göre dünyanın en güzel vazifesi. Haydi selamet ile…’’
Selamlaştılar, kucaklaştılar. Birkaç saatlik uykudan sonra Selim Bey caminin yolunu tuttu. Şadırvanın oradaki dolaptan deponun anahtarlarını aldı. Kıyafetlerini giyindi, davulunu ve tokmağını kucakladı. Köyün her bir mahallesini tek tek dolaştı. Muhtarlığın olduğu Aşağı Mahalle’de mani okurken tokmağa da olan gücüyle vuruyordu ki birden iki katlı evin penceresinden bir ses hunharca bağırdı.
‘‘Ne yapıyorsun sen be adam? Gecenin bu saatinde almışsın eline davulu insanları uykularından etmeye utanmıyor musun? ’’
‘‘Ben vazifemi yapıyorum beyim. Otuz iki senedir bu köyün ramazan davulcusuyum ben. Malumunuz ramazan ayı geldi. Benim görevim de insanları ibadet üzere uyandırmak. ’’
‘‘Ah siz köylüler çok cahil kalmışsınız. Benim geldiğim şehirde davul falan yok. Herkes alarm ile uyanıyor. Bir daha kafamı şişirip beni uykumdan edersen çok fena olur. ’’
Gürültüleri duyan ahali bir bir Ertan Bey’in evinin önünde toplandılar. Haklı olarak herkes Selim Bey’e arka çıktı. İmam cüppe ve takkesi ile camiden fırladı. Olan biteni öğrendikten sonra Ertan Bey’e öyle acıyarak baktı ki; ‘‘Yazık güzel dinimiz İslam’dan hiç mi hiç faydalanamamış. Mesele senin şehirden gelmende değil. Mesele senin insan olamamanda. Biz köyümüzde yıllardır böyle gelenek ve göreneklerimize bağlı yaşarız.’’
‘‘Ne yani siz birkaç çapulcu beni evimden mi kovuyorsunuz? Yürek yediniz galiba? ’’
Yıllardır sesi soluğu pek çıkmayan Davulcu Selim açtı ağzını yumdu gözünü. Davulunu usulca yere bıraktıktan sonra bir köşeye oturdu uzun uzun soluk aldı. Köylüler Selim Bey’e yardım etmeye çalışırken uzaktan sert adımlarla baston sesiyle Kerim Bey geldi. Kerim Bey köyde sık görünmez kendi halinde yaşayan emekli öğretmendi. Köyde sözü dinlenir herkes tarafından çok sevilir zora kalmadıkça da kimsenin tavuğuna kış demezdi.
‘‘Ertan Bey bu mesele şehirli köylü meselesi değil. Bu mesele tamamen insanlık meselesi. Maalesef sen kendini tam anlamıyla doğru yetiştirememişsin. Selim hassas bir karaktere sahip. Bana göre bir insan istediği kadar okusun istediği makamlara yükselsin saygılı konuşmayı bilmediği sürece taştan farksız. Dilersen özür dile anlaşın yok işi inada bindireceğim diyorsan kusura kalma fakat bizim köyümüzde saygısızlığa, edepsizliğe yer yok.
Ben bunca yıl yaşadım seksen üç yaşına geldim. Çok köy, şehir ve türlü insan gördüm fakat anlıyorum ki insanlar yüreklerinde nefret taşıdıkları zaman her nerede olurlarsa olsunlar orayı cehenneme çeviriyorlar. Ayrıca soy isminden hatırladığım kadar rahmetli baban benim sıra arkadaşımdı. Onunla çok iyi arkadaştık. Bilmem bilir misin ama baban da bu köydendi. Tayini şehre çıkınca köyünü terk etmek zorunda kaldı. Yıllar sonra büyük oğlunun muhtar olduğunu duyduğumda çok gururlanmıştım. Hatta mektuplaşmış birbirimizle mutluluğumuzu paylaşmıştık. Hâsılı kelam evladım yapma etme. ’’
Ertan Bey gözleri dolu kapının önüne gelip Kerim Hoca’nın önünde diz çöküp ağlamaya başladı.
‘‘Demek babamın son nefesinde bahsettiği Karaköy’lü Kerim Hoca sizsiniz? Beni bağışlayın. Babam sizden çok söz ederdi. Hatta hastalandığında hep sizin isminizi sayıklar ziyaret etmenizi isterdi. Bana çok yalvardı onu bul getir dedi. Fakat ben önemsemedim. Nasıl ve ne zaman böyle duyarsız, nereden geldiğini bilmeyen, edepsiz bir insana dönüştüm bilmiyorum. Fakat şu an bildiğim ve hissettiğim tek şey özümü başka yerlerde arayıp, yanlış insanlarla oturup kalktıktan sonra karakterime ihanet etmiş olmak. Zamanında o kadar aşağılık insanlarla aynı sofrayı paylaştım ki kendimi bile unuttum. Ne evlenebildim ne de hane kurabildim. Kim bilir belki de yalnızlıktan, kötü çevreden bu hale gelmeseydim sizi bulamayacaktım.
Ağlamaklı Selim Bey’in yanına gitti. Özür diledi barıştılar, kucaklaştılar. Kerim Bey’i köy meydanında gören köylü şaşkınlığını hala gizleyememiş olacak ki sonradan olaya dahil olan köylüler ağızları açık hayretle bakarak; ‘‘Karaköy Köyü oldu olalı Kerim Hoca’yı böyle hüzünlü görmedi diyerek kadınlar ağıt yakmaya başladılar…
